Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Tasavvuf ve Sufizm
#1
Dini_Icon_4 
[Resim: 145322751741481.png]

Tasavvuf ve Sufizm

Tasavvuf, sufilik, halk deyimi ile sofuluk (Arapça : صُوفِية sufiyye) (Farsça : تصوف tasavvuf) (Farsça : صوفیگری sūfīgarī), İslam'ın iç veya mistik yüzü olarak tarif edilir.

Tasavvuf kelimesinin kökleri Muhammed döneminde keçi ve benzeri hayvanların kılından yapılmış çobanların giydiği üst kalın elbise, kepenekten geldiği söylenmektedir. Bu görüşün açıklanmasında peygamberin döneminde hiç bir sohbeti kaçırmayan ve İslâm peygamberinin tüm dini açıklamalarına daime katılan çok fakir bir bedevi grubu anlatılmaktadır. Bunlar işleri veya mecbur sebeplerden dolayı sohbete ve konuşmalara katılamayan diğer din mensuplarına İslam hakkında peygamberin konuşmalarını anlatırlarmış. Bunların kendilerini tamamen fiziki olarak da İslam'a ve dini yaşamaya adamaları her kesimin dikkatini çekmiştir. Belirgin özellikleri olan giydikleri keçi kılından olan üst kalın elbise nedeniyle suffa ehli (Ashab-ı Suffa) olarak anılmaya başlanmışlardır. Nitekim bu giydikleri elbise Arapça dilinde soffa veya suffa olarak anılmaktaymış. Yine bu görüşe göre İslam peygamberinin bahçede sohbet yaptığı etrafı açık çardak benzeri bir yapı yüzünden de tasavvuf kelimesinin türeyebileceği söylenmektedir. Zira bu yapı da soffa veya suffa olarak anılmaktaymış. Bu ifadeler kapsamında "tasavvuf" lafzı buralardan gelebilir denilmektedir ancak esasta kelimenin ruhani manası Kuran-ı Kerim'im "yaşama geçirilmiş hali, Kuran-ı Kerim'in tamamına inanıp onu yaşamak"[1] olarak tarif edilmektedir.[2]

Tasavvufun mistisizmin İslam özelindeki hali olduğunu iddia edenler olduğu gibi, mistisizmin Çin-Hindu dinlerinden gelmesi nedeni ile İslam ile tamamen farklı olduğunu iddia edenler de olmuştur. Kimilerine göre, tasavvuf şeriattan daha yüksek bir aşamayı ifade eder. Mutasavvıflar sufi olmaya çalışmışlar, tekkeler, medreseler kurmuşlardır. Sufiyâne hayat yaşamaya çalışanlara derviş de denilir. Türkler arasında Tasavvuf Batı Türkistan’da çıkmıştır.[3] İlk sufiler keşif sahibi insanlardı, mala mülke değer vermezler, bazen çıkınları bile olmadan gezer ve gittikleri yerlerde insanları dini yönden aydınlatırlardı. Batı Türkistan’daki bu ilk sufilerin bazıları, bir tarikat gütmedikleri için tarikat şeyhleri gibi isim yapmamış olabiliyorlardı

Kelimenin kökeni

Arapça tasavvuf kelimesinin hangi kökten geldiği tam olarak bilinmemektedir. En çok kabul gören görüşlere göre :

Saflaşma anlamında "safâ" kökünden,
Yün elbise giyinme anlamında "suf" kökünden,

Yün giyme anlamı için kullanılan peygamber sözlerinden bir kısmı :

Enes bin Malik demiştir ki : "Rasulullah bir kölenin bile davetine gider, merkebe biner ve yün elbise giyerdi."[4]
Abdullah bin Mesud'un rivayetine göre Peygamber şöyle söylemiştir : "Allah Teâlâ, Musa ile konuştuğu gün üzerinde yün bir cübbe, yünden yapılmış bir şalvar ve kolları yün bir elbise vardı. Ayakkabıları da merkeb derisinden idi."[5]
Peygamberin evinin yanında suffe denilen odalarda ikamet eden, fakirler olan Ashab-ı Suffe gibi yaşama anlamında suffe kökünden türemiş olabilir.


İnanç, kültür, öğreti

Sufizm'in tanımı çeşitli mutasavvıflarca farklı şekillerde yapılmıştır. Bu tanımlardan birine göre, Sufizm, insanın akıl yoluyla erişemediği ilahî hakikatleri ve gayb âlemine ait hakikatleri manevi latifelerle arama yoludur. Hedef, insan-ı kâmil olmaktır. Bir başka deyişle, Sufizm, İslam inanışına göre, kişiliği kötü huylardan temizleyip, ruhu pak edip, olgunluk ve kemale erme yoludur. Tasavvuf, silsile yolu ile Muhammed Peygamber'e dayandırılan, Allah'ı anlamaya vesile olarak, Peygamber vârisi olduğuna inanılan Evliya ve Mutasavvıflar tarafından, "Hakk'tan aldığını halka sunuş" yolu olarak takdim edilen, dinin fıkıh, kelam, Ahlak ve tasavvuf olmak üzere dört ana temelden oluştuğu inancını savunan Mutasavvıfların yolu olarak ortaya çıkmıştır.

Tasavvuf, Allah’ın, seni sende öldürüp, Kendinde ebediyen diri kılmasıdır. (Cüneyd Bağdadi)
Tasavvuf ehlinin üç vasfı vardır. Toprak gibidir, iyiye de, kötü kimseye de verir. Bulut gibidir, her şeyi gölgeler. Yağmur gibidir, sevilen kimseyi de, sevilmeyen kimseyi de sular. (Harkûşî Abdülmelîk bin Muhammed)
Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile ele geçmez. (Abdülkadir Geylani)
Tasavvuf, Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uymak, fazla konuşmayı, fazla yemeği ve fazla uykuyu terk etmektir. (Alâüddevle Semnânî Ala' Ad-Dawla As-Simnani
Tasavvuf, insanı Allah’tan uzaklaştıran şeylerin hepsini terk etmektir. (Ali ibn Sahl Rabban al-Tabari)
İnsana lâzım olan önce Ehl-i sünnete uygun inanmak, sonra şeriata uymak, daha sonra tasavvuf yolunda yükselmektir. (Muhammed Bâkî-billâh)
Tasavvuf, vakti, en değerli olan şeye harcamaktır. (Ebû Saîd Ebü'l-Hayr)
Tasavvuf ahlâktan ibarettir. Bu bakımdan ahlâkı senden yüksek olan, senden daha fazla arınmış demektir. (Ebû Bekr el-Kettânî)
Tasavvuf : Kâinatı eksik görmek, daha da ötesi bütün eksikliklerden münezzeh olanı müşâhede ederek bu eksik varlıkları hiç görmemektir. (Ebû Amr ed-Dımeşkî)
Tasavvuf; kulun her zaman, o an için kendisine en uygun olan şeyle meşgul olmasıdır. (Amr bin Osman el-Mekkî)[kaynak belirtilmeli]
Sufizm Peygamberlerin öğretisinin özüdür. Kaynağı ilk insana kadar gider, çünkü tohumu her insanın kalbinde mevcuttur.[6] Ruhu kötü huylardan temizleyip (safa) marifete ulaşma yoludur. Hakiki bilgi ise Allah'ı bilmektir. (Salahattin Ali Nader Angha)


Tasavvuf Nedir?

Tasavvuf, Allah’a yapılan yolculuğun ilmidir. Kabul edilen çözümlemeye göre suf’tan, yünden gelir. Şeyh Hasan Basri şöyle demiştir : “Bedir ashabından kırk kişi gördüm, hepsi yün giymişlerdi.” Bu, sufi – tasavvefe – yüne büründü demektir; İslam’ın yolunu dille ve kitaptan öğrenmeyle tasdik edenlerinkinden farklıdır. Kadim yola, Mutlak Hakikat’in doğrudan yaşandığı asli yola girmektir.

Sırrı hazretleri şöyle dedi : “Peygamberimiz(sav)’i rüyamda gördüm ve kendisine şöyle sordum. ‘Ya Resulallah[sav] tasavvufnedir?” Cevaben şöyle buyurdu : ‘Dâ’vâyı terketmek; mânâyı gizlemektir.

Tasavvuf erbabı olan dâvayı terketmek, mânâyı da saklamalıdır, bütün büyüklerimiz, ehli olmayanlardan ve cahillerden) Hakk’ın esrarını örtüp gizlemişlerdir. ve sanki ondan habersizmişcesine tecâhül etmişlerdir. cahiller beşeriyyettin hazzını aşamayanlardır.Tasavvuf erbabı ise beşer üstü manevi nazlara sahip olanlardır.

Hem öyle zevk ki, bu mertebede olan kimse, Hakk’tan başkasını görmez. Onda alâyim-i nefsânî ve meâlim-i insanî olmaz.

İşte hakikatte tasavvuf : İnsanın her şeyiyle, hem zahiren, hem de bâtınen Allah’la olan bağlantısını kurmasıdır. Bir âşık, zahirî ve bâtınî olarak ru’yet-i halkı iskât eylese Hakk’ın sırrına lâyık olur. Ve nur-u ilahide fena bulur.

Cüneyd-i Bağdadi hazretlerine tasavvufun ne olduğunu sordular, o da cevaben : “Tasavvuf nefsin Allah’ın Vahdetinde fena bulmasıdır.” buyurdu. Sahib-i tasavvuf, bu fenaya erdikten sonra hakikî
mutasavvıf olur.

Ebu Muhammed el- Harirî şöyle buyurdu : “Tasavvuf, yaratılmış olan şeylerin alçaklığından kurtulup, Allah’ın övdüğü şeylerin dairesi içerisine girmektir.”

Cüneyd dedi : “Sufi toprak gibidir, üzerine gübre serpilir ama içinden güller biter.” Yine dedi ki : “Sufi, masumu da, mücrimi de besleyen toprak, herşeyi örten sema, her şeyi yıkayan yağmur gibidir.”

Sufi evrenseldir. Evrenin Hakikatinin berrak bir tecellisine yer açabilmek için nefsinin izlerini azaltmış, yok etmiştir. Kainatı sarıp sarmalamış, silip öteye geçmiştir. Sufi “Allah” demiştir, kavrayıncaya kadar. Bütün erkek ve kadınlar dünyada çocuklar gibi oyundadırlar. Sufinin görevi başlangıçtaki sonu fark etmek, sondaki başlangıcı kabul etmek, vahdete ulaşmaktır. Zahirdeki zıtlıklar aynı kabulle karşılandığında, an “hal” olduğunda ve kalp doluda da boşta da sükûnetini koruduğunda, bunu nur üstüne nur kabul ettiğinde yün hırkaya bürülü kişi aynı zamanda şeref hırkasını giymiş ve kemâle ermiştir.

İmam şunu da söyledi : “Eğer tasavvuftan daha büyük bir ilim olduğunu bilseydim, ona sürünerek de olsa giderdim.”

Herşeyin en iyisini Allah bilir.


Öğreti

Tasavvuf insanın kendisini keşfetme yoludur. Dini kurallara bağlı, dogmaları esas alan bir olgu değildir. Tasavvuf “Ben kimim? Nerden geliyorum? Ve nereye gideceğim?” sorularını soran kişilerin, sorularına sufizm yoluyla cevap bulabileceklerine inandıkları yoldur.

Tasavvufun çok önemli iki boyutu vardır :

Dikey boyut : İç yasamı keşfetme, insanın aslını, özünü bulması,

2. Yatay boyut : insanlara hizmet etmek ve dünyevi ilişkileri uyum, güzellik ve sevgi boyutunda ayarlamak.[7]

Kimilerine göre de, mutasavvıf, hedefine ulaştığı zaman sûfî olur.
Sufizm ile tarikatlar arasındaki ayrım; Sufizm bir yaşam tarzıdır, hayata farklı bir bakıştır. Tarikatlar ise Sufizmden kaynaklanan, kurumlaşmış olgulardır. Buz ile su ilişkisi gibidir. Buz sudan oluşmuştur, ama suyun katılaşmış, donmuş halidir. Okyanusla bir testi su benzetmesi de sufizmle tarikatlar arasındaki ilişkiyi anlatmaktadır : Okyanusdan su alıp testiye doldursanız testideki su ne kadar okyanus özelliğini korur ki? (İnayat Han, Mevlana)

Kaynağı ve tarihi


Çıkış

Tasavvufun ilk örneği olarak İslam peygamberinin Hira mağarasında inzivaya çekilmesi gösterilir. Tasavvufta Peygamberin orada halktan uzak kalarak nefsini terbiye ile uğraştığına, Sahabeden Ali ve Ebubekir gibi bazı kimselerin tasavvufi gerçekleri Peygamber'den aldığına ve nesilden nesile aktardığına inanılır.

"Suffe ehli; Medine'de duracak yerleri, sığınacak kimseleri olmayan sayıları zaman içinde değişen erkeklerden oluşuyordu. Mescid-i Nebevinin etrafındaki hücrelerde bir arada yaşıyorlardı. Ziraat yapmaya, süt hayvanları ile uğraşmaya veya ticarete imkânları yoktu. Gündüzleri odun taşıyarak ve hurma çekirdeklerini kırıp öğüterek karınlarını doyurmaya çalışıyor; geceleri ise ibadetle ve Kur'an okumakla meşgul oluyorlardı. Şu ayetlerin onlar hakkında olduğu düşünülür : " "Rablerinin rızasını dileyerek sabah ve akşam O'na dua eden fakirleri yanından kovma."[8][9] "Sabah akşam rablerinin rızasını dileyerek O'na dua ve ibadet eden kimselerle beraber sabret, gözünü onlardan ayırma!"[10]

Tarikat liderlerinin veya velilerin de peygamberin vârisleri olarak bu yolu takip ettikleri kabul edilir.

Doktrinin şekillenmesi

Doktrin imam Gazali ve Kuşeyri gibi önderler tarafından şekillendirilmiştir.

Tasavvuf'ta şii - batıni etkilenmeler; Tasavvufun Şiîlik ile alâkalı olduğu ve bazı mutasavvıfların şii eğilimli oldukları bilinmekle beraber, bu olguyu bütüne yaymak mümkün değildir. Yeni Eflâtunculuk, Yunan felsefesi, Kabalizm ve İran etkilerinin henüz oluşmamış olduğu eski devirlerde de tasavvuf hareketlerine rastlanmaktadır. Bu ilk mistiklere ait eserlerden günümüze kadar elimizde kalanları bulunmamakla beraber, sadece rivayet ve menkıbeleri hayâtta kalmıştır.

Helenistik etkiler; Hâkim Tirmizî’den sonra Fârâbî’nin getirdiği yenilikler sayesinde tasavvufa girmeye başlamıştır.[11]

Yayılım
9. yüzyıldan itibaren Türkistan, İran ve Kuzey Afrika bölgesinde sûfî görüşler müsait ortam bularak yaygınlaşmıştır. Bunda Moğol İstilası sonrası ortaya çıkan çöküntü ve sosyoekonomik durumun toplumu ruhani bir arayışa sevketmiş olması büyük bir etkendir. Buhara, Semerkant ve Taşkent gibi şehirleri içeren Fergana Vadisi pek çok mutasavvıf yetiştirmiştir. Ahmed Yesevi, Abdulkadir Geylani gibi tasavvuf büyükleri bu bölgede tasavvuf ve tarikat yapısını olgunlaştırmışlardır. Bu bağlamda, özellikle 10. yydan sonra tasavvufa en büyük katkıyı Fars ve Türkmen Müslümanların yaptığını belirtmek gerekir.[kaynak belirtilmeli] Hatta Hallac-ı Mansur gibi kimi Arap kökenli sûfî bu nedenle Türkistan'da ve İran'da uzun süreler bulunmuşlardır. Bu noktada Türkler'in ve İranlılar'ın İslam öncesi şaman inançlarının tasavvufa etkisi açıktır. Kültürel etkileşim İslam’ın Hindistan'a yayılması ile Budizm, Hinduizm ve İslam arasında da gerçekleşmiştir.

Abdal Musa, Beyazid Bistâmî, Bişri Hafî, Celâleddîn Rûmî, Cüneyd Bağdadi, Fudayl bin İyâz, Hacı Bektaş, Hâris el-Muhasibî, İbrahim Edhem, İmâm-ı Gazâlî, Muhyiddîn İbn Arabî, Şâh-ı Nakşibendî, Yunus Emre, diğer büyük sufiler arasında sayılabilir.

Teori ve perspektif
Bilgi kuramı


Tasavvufa göre, bilginin kaynağı üçtür :

Akıl
Nakil
Vahiy

Tasavvuf, her üçünü de kabul etmekle beraber vahyin özel bir şekli olan ilhama dayanır. İlhamın ancak arınmış, temiz bir kalbe gelebileceğine inanılır. Vahyin çeşitleri vardır. En üstte peygambere yapılan vahiy, en altta ise arı gibi hayvanlara yapılan vahiy vardır. İlham ise peygamber olmayan insanlara Allah'ın bildirmesidir. Buna göre, şeriat ve Kur'an yargıları da dâhil olmak üzere, söze dayanan teorik bilgilerin tümü sözel bilgidir. Bu bilgiler dıştan okunarak elde edilebilir. Oysa iç bilgi, dıştan okunarak elde edilemez, bu bilgi insanın içinden doğarak gelir ve gerçek bilgi budur. Tasavvufa göre, asıl bilginin, tasavvuf bilgisi denilen bu bilgi olduğu; kardeşlik duygusunu geliştirdiği, toplu olarak bir arada yaşama duygusunu güçlendirdiği, insanları iyilik ve olgunluğa götürdüğü kabul edilir. Dış bilgi elde eden kişinin kendisi için iyilik istediği, tasavvuf bilgisi olan kişinin ise tüm insanlığı düşündüğüne inanılır.
Tasavvuf ve felsefe

Tasavvuf konu olarak felsefenin alanına girmektedir. Ancak tasavvuf bir felsefi ekol değildir. Tasavvuf, felsefeden farklı olarak aklı yalnızca maddi dünyada delil olarak kullanır. Ancak metafizik âlemin anlaşılması için aklın yetersiz olduğunu iddia eder.

Tasavvufta akıl dışında bir diğer bilgi kaynağı da ‘nakil’dir. İman, vahye dayanan nakle teslim olmak demektir. Bu görüşe göre, iman ispat gerektirmez. Tasavvuf bu iki görüş arasında bilginin başka bir kaynağı olduğu iddiasındadır. Nefsini temizleyip Allah'tan gelen ilhamlara hazır hale getiren bir veliye Allah'ın izni ile bilinmeyenlerin kapısının teker teker açıldığına inanılır. Bu yola girenlerin her ilerleyişinde yeni bir makama varılır; Her makamın kendine özgü pratiği vardır. Örneğin bazı makamlarda sürekli zikir yapılırken, bazı makamlarda kişi Kur'an okumayı bırakır ve yalnızca tefekkür eder.

Tasavvufta saf bilgiyle, uygulama (pratik) olmadan ilerleme sağlanamayacağına inanılır. Bu nedenle, tasavvufi gerçeğe kavuşmak için bu yola girmek ve nefsi arındırmak gerekir. Tasavvufi bilgi tefekkür (meditasyon ve Mürşid-i Kâmil vasıtasıyla elde edilir. Tasavvuf ile elde edilen bilgi şüphe içermez. Ancak tasavvufun önde gelen temsilcileri Hâris el-Muhasibî ve Gazâlî'ye göre insanları tasavvufa yönlendiren şey şüphedir. Diğer tassavvuf âlimlerine göre ise insanları tassavvufa yönlendiren güdü içsel arayıştır (Mevlana Rumi). Tasavvuf ilerleyen safhalarında şüphe barındırmamasına rağmen, tasavvufun başlangıcında şüphe ve insanın içine düştüğü kalbi zihni boşluktan kaynaklanan arayış vardır.
Tasavvuf ve mistisizm

Mistisizm inançların ve dinlerin manevi (aşkın) yönlerini ifade eden kavramın adıdır. Mistikler, yaşadıkları din, kültür ve medeniyet ortamında şekillenirler. Bu nedenle kavram olarak bu şemsiyenin altında incelenseler de birbirinden farkları vardır. Tasavvuf ve sufizmin İslam mistisizmi olduğu söylenebilir. Tasavvuf ve sufizm İslam dinine özel bir terim olup diğer dinlerin mistiklerinden bazı yönleri ile ayrılmaktadır. Sufizm ve tasavvufun mistisizmden başlıca farkları şunlardır :

Mistisizmde ıstırap önem taşıdığı hâlde tasavvufta ıstırabın özel bir yeri yoktur.
Tasavvufta terbiye metotları fertlerin karakter yapılarına göre farklılık arz ettiği hâlde, mistisizmde bu farklılık ve zenginlik yoktur.
Tasavvufta mânevî yükseliş için ferdî gayret esas olduğu hâlde, mistisizmde değildir.
Mistik sadece vecd ehli olduğu hâlde, sûfî hem vecd ehli, hem de ilim talibidir.
Tasavvufta zikir ve şeyh ile birlikte bulunmak (sohbet) esastır. Mistisizmde böyle bir esas yoktur.
Mistisizm, rûhun cesede hakîmiyetini sağlama ameliyesidir. Tasavvuf ise rûhun arıtılıp Hakk'a vuslata erdirilmesidir.[12]
Tasavvufta peygamber yoluyla Allah'a ulaşmak vardır. Mistisizmde peygamber veya bir mürşid-i kâmil yoktur.
Tasavvuf şeriat kurallarının üzerine bina edilmiş olup İslam dininin bir yüzüdür. Tasavvuf İslam'dan bağımsız düşünülemez.
Tasavvufun ahlak kuralları tamamen İslam peygamberinin sünnet denen sözlü ve fiili hareketlerine dayanır. Tasavvuf özel anlamayla sünneti harfiyen yerine getirmektir.

Doğal olarak bu tanımlamalar sünni tarikat ekollerini tarif etmekte, ancak tarihte görülen ve dışsal olarak Ortodoks İslam inancına aykırı görülen Bektâşîlik, Kalenderîlik gibi tarikatleri kapsamamaktadır.

Uygulama

Tasavvufta zikr, murakabe Rabıta ve şeyh veya tövbe ve mürşide bağlanma yolu ile seyru suluk'a girilir. Bazı tarikatler için aşk ve cezbe ön plandadır.

Şeyh (Mürşid-i Kâmil) ve Pir

Mürşid-i Kâmil (olgun rehber)[13] Mürşid-i kâmil olarak kabul edilen şeyh, daha önce aynı yoldan geçmiş, Allah'tan gelen ilhamlara açık kimsedir. Şeyh, müridin (murad eden, isteyen) düşünce hayatını kontrol altında tutar. Onun zayıf noktalarını bilir ve ona göre bir eğitim tertip eder. Şeyhin kalp gözü açık olduğundan müridin kalp hayatını kendisinden daha iyi bildiğine inanılır.

Fahruddîn-i Râzî şeyhte şu şartların aranmasını şart koşar :

İhlâs
Sadık olmak
Doğru yoldan hiç ayrılmamak
Tasavvuf alanında merhale merhale ilerlemiş olmak.

Şeyh, Dünya'yı ve masivayı kalbinden çıkarmış, yalnız Allah'a dayanan kimsedir.
Ayrıca bakınız : Bekâ, Fena, Fenafillah, Keşf ve Keramet
Seyr-ü süluk

Ana maddeler : Şeriat, Tarikât, Marifetullah, Hakikat, ve Gnostisizm

Batıni-tasavvuf anlayışında hakikat yolculuğu değişik basamaklar geçilerek gerçekleştirilir. Şeriatte helâl olan tarikatte haram, tarikatte helâl olan hakikatte haramdır. Meselâ kısas şeriatte helâldir, tarikatte haramdır.[14] Tasavvufçulara göre tasavvuf dinin içyüzü ve ruhudur.

Şeriat kapısı
Şeriat kapısı hakikat yolculuğunun ilk ve en düşük basamağıdır. Dinin şekil ve uygulama ile ilgili kurallarını belirler. Bu mertebe seyr-ilallah, (Allah'a yolculuk) olarak isimlendirilir.

Şeriat seviyesindeki ana fikir "Seninki senin, benimki benim" dir.

Tarikat kapısı
Tarikatlar Tasavvufun somut organize olmuş halidir. Tasaavuf (saf ve kamil insan olma) düşüncesi alıştırma ve tekrarlamalar (tarikat terbiyesi ve zikirler) ile olgunlaştırılır. Sufiye göre şeriat kabuktur. Amaç öz kabul edilen tasavvuf yoluna (tarikat) ulaşmaktır. Buradaki seviye seyr billah (Allah ile birlikte yürümek) tir.

Tarikat seviyesindeki ana fikir "Seninki senin, benimki de senin"dir.

Marifet kapısı
Marifet Allah’ı tanımaktır. Marifet erenler sofrasında (sohbetinde) elde edilir. Arif, Hakk’ı bilen Hak’tan haber alan kişidir. Marifet, batın hazinesidir. Bu hazine aşk ve fakr (her şeyden vazgeçme) ile ele geçer. Bu mertebe seyr fillah, fena fillah (Allah'ta yolculuk, Allah'ta kaybolma, En-el hak ve Hulul seviyesine ulaşma olarak kabul edilir.

Marifet seviyesindeki ana fikir "Ne benimki var ne seninki"dir.

Hakikat kapısı

Salik'in geri dönüş yolculuğudur. Kişinin hakikatlere vasıtasız ulaştığı, kalp gözüyle bilgi aldığı kabul edilir. Bu makam mürşitlik makamıdır ve salik'in ulaştığı hakikat bilgisini geri dönüp isteyen (mürid)lerine aktardığı makamdır. Bu seviye seyr anillah (Allah'tan yolculuk), fark badel cem" (birleştikten sonra ayrılma) gibi ifadelerle anlatılır.

Hakikat seviyesindeki ana fikir "Ne sen varsın, ne ben", "her şey O'dur" anlayışı, yani Vahdet-i vücudtur.

Eleştiriler

Tasavvufçular şeriat kalıplarının dışına taşan dini tutumları ve anlatımlarındaki hayal, sembolizm, gerçeklik karışımı ifadelerle değişik eleştirilerin hedefi olmuşlardır. Eleştirilerin bir kısmı ahlaki yozlaşma, Müslüman din anlayışının bozulması, İslamın insana bakış açısının tasavvuf eliyle bozulması, vahdet-i vücud ve tefani gibi hint kökenli tasavvufi inanışların tevhide aykırılığı, eserlerinin ilahi ilham, vahiy veya fütühatlarla yazdırılmaları, herkesin bu sözleri ya da hakikatları anlayamayacağı iddiaları, Kur'anda geçen veli, zikir gibi bazı kavramların tasavvufçular tarafından gerçek kullanım amaçlarından farklı kullanılması gibi konularla ilgilidir.[15]

Zikir

Zikir, hatırlamak, anmak, zihinde tutmak, unutmamak anlamına Kur’an kaynaklı bir terimdir. Tasavvufta zikir kendisine sıklıkla atıf yapılan bir kavramdır.

Kur'an ifadeleri

Kur'an'ın birçok yerinde geçen zikir kavramı, Allah ile kul arasındaki iletişimi ifade eden bir anlama sahiptir. Kur'an'da anma, yad etme, hatırlama (12 : 85); şükretme, hatırda tutma (2 : 40,47); diline dolama (21 : 36, 60); anlama, akletme, düşünme, ibret alma (6 : 80, 126; 7 : 57); ün, şan, kendisi ile bilinen, izzet kazanılan şey (94 : 4); öğüt verme, öğüt alma (3 : 7; 13 : 19; 37 : 13) şeklinde kullanılmıştır.

Tasavvufi yorumlar

Tasavvufta her şartta ve durumda Allah'ın varlığını beyninde ve kalbinde hissetme hâli olarak yorumlanır. Buna göre Kur'an kendisini ez-Zikr şeklinde isimlendirerek vahyin kendisini hatırlatıcı olarak tanımlamıştır. Bu kavrayışa göre zikir konuşma ve vücut hareketleriyle yapılan pratiklerden öte bir anlama sahiptir.

Tarikatların pratiğinde Allah'ı çok anıp, azâmetini düşünmek ve Esma-ül Hüsnasını okuyup tefekkür etmek zikir olarak nitelenir. Tarikat meclislerinde sık sık zikir toplantıları yapılır. Zikir tarikata göre ya da mürid'in haline ve derecesine göre Cehrî (sesli) veya Hafî (sessiz) olur.

Râbıta (tasavvuf)

Râbıta, bir tasavvuf terimi. Tasavvufta belirli tarikatlarda bulunan bir uygulamaya verilen isimdir. Etimolojik açıdan râbıta sözcüğü rabt kökünden türemiştir ve “birleştirmek” ve “bağlamak” anlamlarına gelmektedir. Tasavvufta ise müridin, konsantre olup şeyhini aklında canlandırarak şeyhinden yardım istemesi, şeyhinin yardımı ile Allah'tan feyz alması anlamına gelir.

Özellikle Nakşbendi ve Süleyman Hilmi Tunahan cemaatinde önemli bir yere sahip olan râbıtanın genelde benzer olmakla birlikte farklı tanımları vardır. Ünlü mutasavvıflardan Abdülhakîm Arvâsî’nin Râbıta-i Şerîfe isimli, râbıtayı anlatan risalesinin Necip Fazıl Kısakürek tarafından sadeleştirilmiş nüshasında râbıta şöyle tanımlanmaktadır : “Râbıta, İlâhî-Zâtî sıfatlarla tahakkuk etmiş ve müşahede makamına varmış bir kamil ve mükemmele kalp bağlayıp, huzur ve gıyabında o zatın suretini hayâl hazinesinde muhafaza etmekten ibarettir.”[1]
Tarihçe

Râbıtadan bir tasavvuf terimi olarak ilk kez bahseden eser Raşahât Ayn’ul-Hayât’tır. Ali bin Hüseyn el-Vâiz el-Kâşifî el-Beyhaki tarafından Farsça kaleme alınan eserde çeşitli yerlerde râbıta sözcüğü geçmektedir. Râbıtanın tam bir tanımı veya uygulanışına dair herhangi detaylı bir bilgi içermez. Râbıtanın ilk detaylı açıklaması ve tanımı Nakşibendî Silsile-i Sadat’ında da yer alan ünlü mutasavvıf Hâlid-i Bağdâdî tarafından yapılmıştır. Halid Bağdâdî’nin ilgili eseri Muhammed Esad Efendi’ye yazdığı bir mektuptur ve Risaletün fi Tahkıyk’ır-Râbıta olarak adlandırılmıştır. Bu eser salt râbıtaya ilişkin yazılmış ilk eserdir. Bu eserin ardından, büyük oranda bu esere dayanan ve sadece râbıtayı konu alan çeşitli eserler de kaleme alınmıştır, örneğin : er-Rahme’tül-Hâbita fi Tahkıyk’ır-Râbıta, İsbât’ul-Mesâlik fi Râbıta’tıs-Sâlik, Râbıta-ı Şerîf[2]
Özellikleri

Râbıta dinî veya ruhanî bir uygulama olarak çeşitli kurallara sahiptir. Bu kurallardan belki de en önemlisi Allah'da fânî olmuş (bakınız : Allah'ta fânî olmak) yani en üst seviyeye ulaşmış bir şeyhe râbıta yapılmasıdır. Ölü şeyhlere de râbıta yapılabilir[3]. Râbıtayı bir farz olarak kabul eden mutasavvıflar olsa da[4] genelde tasavvufî çevreler râbıtayı yararlı ve gerekli görmekle birlikte tam olarak bir ibadet veya farz olarak yorumlamazlar.

Uygulama

Rabıta müridin mürşidinin suretini hayalinde canlandırmasıdır. Şazelilik gibi bazı tarikatlarda rabıtanın bulunmayışı uygulamanın tüm tasavvuf yollarında olmadığının bir göstergesidir. Özellikle Nakşibendilikte rabıtanın önemi zikirden bile daha fazladır. Uygulamada bazı çeşitlilikler olsa da genel olarak gözler kapalı şekilde mürşitin göz önüne getirilir ve ondaki ilahi bir nurun müride aktığı hayal edilir. Diğer bazı tarikatlarda imajinasyon, mürşidin suretini canlandırmak şeklinde değil de Allah'ın isimlerinden birini veya zat ismini (Allah) zikrederken harflerinin zihinde canlandırılması şeklinde gerçekleştirilir.


Sezgi


Sezgi; felsefe, mistisizm, ezoterizm ve farklı öğreti sistemlerinde farklı anlamlarda kullanılan terim.Kullanım çeşitleri

Kimi felsefi akımlarda akıl yoluyla kavranamayacak gerçeklerin derin düşünme (tefekkür) yoluyla aranışı sezgi kapsamında değerlendirilir.
Ruhçulukta sezginin, insanın kendi düşüncesi olmaktan ziyade çeşitli etkenlerden kaynaklanan tesirlerle belirdiği kabul edilir ki, bu etken genellikle bedensiz bir ruhtur. Bu yüzden ruhçular yüksek bilgileri içeren tebliğlerin alındığı ruhsal irtibatlara “sezgisel (intuitif) irtibat” derler.
Gnostiklere ve antikçağ inisiyelerine göre spiritüel aydınlanma yolunda üç tür bilgi mevcuttur ki, bunlardan öğretim yoluyla öğrenilebilir bilgi mathesis, his ya da ıstırap yoluyla edinilebilen bilgi pathesis, sezgi yoluyla öğrenilebilir bilgi de gnosis olarak adlandırılmıştır. İnisiyasyonlarda en yüksek aşamaya ulaşanların, yani inisiye oluş aşamasına erişenlerin sezgi yoluyla aldıklarını çevresine aktararak aydınlatması söz konusu olur. İnisiye adayının bu hale gelişi kimi inisiyasyonlarda tohumun bitki haline gelmesi sembolizm'iyle, kimi inisiyasyonlarda ise meşale sembolüyle temsil edilmiştir.
İlham (inspiration) adı verilen sezgi söz veya yazı tarzında dışarı yansıdığında vahiy (revelation) adını alır. Vahiy sözcüğü yalnızca peygamberler için kullanılan bir terim değildir. Terim Araplar’da İslamiyet gelmeden önce de bilinen ve kullanılan bir terimdi.

Felsefî bakış açısıyla sezgi


En genel anlamıyla, gerçekliği dolaysız olarak içten ya da içeriden kavrayabilme, tanıyıp bilme yetisi. Adım adım ilerleyen gidimli düşünmenin ya da bir takım uğraklardan geçerek yol alan akıl yürütmenin tersine, bir şeyi doğrudan doğruya algılayıp kavrama; bilinçli bir düşünme ve yargıya varma süreci olmaksızın doğrudan, aracısız gerçekleşen anlama ya da bilme; hiçbir çıkarıma dayanmaksızın, dolaysız bir biçimde bilgiye ulaşma yordamı.

Başka bir deyişle, önermelerden başka önermelere yönelerek, mantıksal yolla çıkarımlar yaparak ilkelerden sonuca ulaşan, tek tek parçalardan bütünlüğü olan bir düşünce oluşturan gidimli düşünme yoluna karşı, doğrudan ya da aracı kullanmaksızın düşünce kuran, bütünü bir kerede, bir bakışta tümüyle ele geçiren, şeylerin özüne dolaysız bir biçimde, doğrudan doğruya ulaşan, şeyleri tüm bir devingenliği içinde bütünlüklü kavrayan içten duyma yolu.

Derviş Kimdir?


Bu nedir?’
‘Kuş dili sözlüğü.’
‘Yeni kitabınız mı?’
‘Eskimeyen bir kitabım. Yaşadıkça yazıyorum.’
‘Hangi harftesiniz?’
‘D…’
‘Sözcük?’
‘Derviş’
‘Okuyabilir miyim?’
‘Tabi, buyur’
‘Derviş, iki nokta üst üste : Oysa tek nokta olmalı. Sadece bir nokta. O dahi benliktir. Çünkü bir yer işgal ediyor. Mekanı, zamanı ve belirtisi varsa yani varlık iddiası içeriyorsa benlik sahibidir. Sahiplik duygusu olan derviş olamaz. Sen derviş olamazsın.Ben derviş olamam. Ben, ben dedikçe hiçbirşey olamam. Hiç olmak o denli güç ki. Şey olmak da öyle. Bir’i bulmak. Hiçbirşey’i bir arada bulmak…’
‘Bir de devriş var…’
‘Evet. O çok önemli…’
‘Devrilmekle mi ilgili?’
‘Derviş yorgun bir sözcük. Eprimiş, içeriksizleşmiş, kirlenmiş…’
‘Haklısınız. Sözcüklerin canına okumakta üstümüze yok.’
‘Sorun sözcükte değil, onların gerisindeki deneyimlerde…’
‘Sözcükler eylemlerdir, diyen bunu mu ima ediyor?’
‘Sanırım. Bu da sorunlu ama. Onun tam olarak neyi ima ettiğini anlamak güç. Dil oyundur. Bir tür tuzak. Örtüdür. Gizler, ima ettiğini, en açık biçimde dahi olsa örter. Yorar, yorulur, anlamı ‘Devrilmek diyordum…’
‘Bir tür devrim yani. Devrilmiş olan. İçindeki yapı çökmüş. Yıkıldı fikir kalem, yapıldı din ve imanım, diyor Mısri…Devriş, içi öncelikle viran olmuş kişidir.’
‘Ne güzel…’
‘Güzel mi çirkin mi yaşayınca bilirsin. Meyhane taşradan mukassi görünür amma…Yani aksi de geçerlidir…’
‘Anlayamadım?’
‘Devriş, diyorum, aslında derviş sözcüğünden müştak, izini kaybettiren bir kelimedir. Arapça devr ve Türkçe iş sözcüklerinin tutkulu ilişkisinden doğmuştur. Devir işi demektir. Devir işi, yani devriş, devrederek akranlarına fark atan ve O’nun huzuruna ulaşan bilge demektir. Sözcüğün, Farsça der, yani kapı ile; piş, yani ön kelimelerinden oluştuğu, kapı önü, kapı eşiği, yoksul kişi anlamına geldiği söylense de bu rivayetten ibarettir. Zira şimdilerde örneklerine sıkça rastladığımız kapı eşikleri, granit sertliğinde mermerden ya da metal cinsinden yapılmaktadır. Bu denli sert ve yoğun malzemenin biçim almak üzere yumuşaması mümkün olamayacağından derviş sözcüğünün aslının devriş olması daha gerçekçi görünmektedir. Özetle, devriş, ‘devrilerek Hakk’ın önüne düşen ve yolculuğunu tamamlayıp O’nun varlığına katılan kişi’dir…

Kaynakça



^ Kuran-ı Kerim, Âli imrân 119
^ http : // www.mihr. com/Home/Publishment/0
^ TDV, İslâm Ansiklopedisi, Cilt 3, sahife 161, İstanbul, 1989.
^ Tirmîzî, Cenaiz 32; İbnu Kesir, el-Bidaye, VI, 10,46-47
^ Tirmîzî, Libas, 10; Hâkim, Müstedrek, I,28
^ Sufizm
^ Mevlana Celaleddin Rumi, Inayet Han, A.M. Schimmel
^ En'am 52
^ Avarif'ül Mearif, Şeyh Sühreverdi, Semerkand Yayınları, Dr. Dilaver Selvi, s.77
^ Kehf 28
^ Balcıoğlu, Tahir Harimi, Türk Tarihinde Mezhep Cereyanları – Tasavvufun Şiîlikle münasebeti, Sayfa 268, Ahmet Said Baskısı, 1940.
^ Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar; Prof. Dr. H. Kamil YILMAZ; Ensar Neşriyat
^ Şeyh yerine Mürşid-i Kâmil demek daha doğrudur. Arap toplumlarında liderlik özelliği olan herkese şeyh denebilmektedir. Bir siyasi lider de şeyh olabilir. Fakat Mürşid-i Kâmil tasavvufla alakalı bir terim olup tam olarak tasavvuf şeyhini anlatmaktadır.
^ http : //www.cemalnur. org/contents/detail/seriat-tarikat-hakikat-marifet-nedir/639
^ http : // www.tevhidnesli. de/3e-_Tasavvuf,-m.ue.sl.ue.manlar%26%23305%3Bn-ahlak%26%23305%3Bn%26%23305%3B-bozmu%26%23351%3Btur-.htm
^ http : // www.galibi. com/en/books/odtu.htm

^ Râbıta-i Şerîfe, Beyazıt Devlet Kütüphanesi, No. 243435, s.18.
^ Üniversite Kütüphanesi, 438/21; Beyazıt Devlet Kütüphanesi, 243435.
^ Mehmet Zahit Kotku, Tasavvufî Ahlâk, s. 2/272; Abdülhakîm Arvâsî, Râbıta-i Şerîf, s.23.
^ Mustafa Fevzi, İsbât’ul-Mesâlik fi Râbıta’tıs-Sâlik, s. 19.

Metapsişik Terimler Sözlüğü, Ergün Arıkdal
Dharma Ansiklopedi, Dharma Yayınları



Referans kitaplar



Hâris el-Muhasibî, Er-Riaye, Işık Yayınları (Çev. Prof. Dr. Abdulhakim Yüce)
Ebu Talib el-Mekkî, Ku'tu'l-Kulûb, I-IV, çev. M. Tan, İstanbul, 1999
Kuşeyri, Risâle Tasavvufa Dair Kuşeyrî Risalesi, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul, 1981.
El Munkizu Mined Dalal, İmâm-ı Gazâlî
El Munkiz ve Tasavvufi İncelemeler, Prof. Dr. Abdulhalim Mahmud, Kayıhan Yayınları
Avariful Maarif, Şeyh Sühreverdî
İhya-ı Ulum'id-dîn, İmâm-ı Gazâlî
Tarîkat-ı Muhammediyye, İmâm-ı Birgivî
Mehmet Ali Ayni, Tasavvuf Tarihi, İstanbul, 1340.
Ömer Lütfi Barkan, Kolonizatör Türk Dervişleri, VD, s.II, 1942.
Abdülbaki Gölpınarlı, 100 Soruda Tasavvuf, İstanbul, 1969.
Mahir İz, Tasavvuf, İstanbul, 1969.
Yaşar Nuri Öztürk, Tasavvufun Ruhu ve Tarikatlar, İstanbul, 1988.
Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul, 1991.
Cavit Sunar, Tasavvuf Felsefesi, [kaynak belirtilmeli]
Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1991
Seyda Muhammed Konyevi, Adab, Reyhani Yayınları, Konya.
Mustafa Kara, Metinlerle Osmanlılarda Tasavvuf ve Tarikatlar, Bursa, 2004.
'İslamda Tasavvuf ve Galibilik' (ODTÜ yüksek lisans tezi)[16]
Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Temel İslam Bilimleri bölüm tezi. [1].
100. yıl İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Bilim Dalı lisans tezi [2]
Hazret İnayet Han, Sufi Meditasyonu, Okyanus Yayınları, Temmuz 2008
Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan, Tarihi ve Tasavvufi Şahsiyetler, İstanbul, 2008.
Hazret İnayet Han, Mistik Yürek, Okyanus Yayınları, İstanbul 2003





Bul
Alıntı


Foruma Git:


Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar): 1 Ziyaretçi